Fark ettim ki bir süredir hayatımda olup biten küçük detaylar ve hikayeleri kimselere anlatamıyorum. Birikip duruyorlar. İlla birilerine anlatmak gerekir mi onu da bilmiyorum. Bu arada sanılmasın ki bu detaylar öyle mühim şeyler.
Zaten sorunda burada. Bu küçük şeyler, dertler, sevinçler, anlar aslında bizi, ruh halimizi belirleyen şeyler değil mi? Bunları birine anlatsan da anlatmadan da böyle. Fakat sanki birilerine anlatınca üzeriden bir yük kalkıyor. Bu anlattığın kişiye kendi o küçük yükünü yüklemek gibi değil de daha çok senden çıkması şeklinde bir şey. Dedim ya bu küçük şeyler aslında başına gelen kişi dışında kimseyi ilgilendirmiyor. Dolayısı ile de anlatmak ya da anlatmamak, dinleyenden çok anlatan kişiyi bağlıyor.
Örnek vereyim; motor botumun fermuarının tutacağı kırıldı. Bir süre ayakkabı tamircisine götürüp fermuar değiştireyim diye düşündüm ve bu süre boyunca da motora başka bir bot kullanarak bindim. Fakat bir yandan da sırf fermuar tutacağı nedeniyle bota daha fazla zarar verip vermeyeceğim konusunda düşünüp duruyordum. en sonunda geçen gün tutacaktan kalan herşeyi koparıp yerine bakır telden kendim bir tutamaç yaptım. Hiç de fena olmadı. Fermuar çalışıyor ve bota da hiç bir zarar gelmedi.
Şimdi yukardaki hikayenin ana fikri yok. Benden başka kimseyi ( belki tamir için para alacak olan ayakkabı tamircisi hariç
) ilgilendirmiyor. Fakat bir yandan bu kadar basit bir fikir ve emekle botumu yeniden kullanabiliyor olmanın gururunu hem de bu kadar basit bir fikir ve emek için iki haftadır botu kullanmıyor olmanın salaklık hissini bir arada yaşıyorum. Hayatımdaki bir dolu daha önemli dert, sorun ya da sevinç olsa bile kendi başına bu duyumsama benim bir günümü yaşanır, yaşandığı anlaşılır kıldı.
Peki bu kadar sözün sonunda geldiğim yer? Eğer bu hikayeler anlatılanı değil de anlatanı rahatlatıyorsa blog yazıları olarak anlatıp kurtulmak iyi bir yol mudur? Yoksa olası okuru daraltmanın bir başka yolu mudur?
Yılın son güzel havalarını fırsat bilip Pazar günü bir süredir planladığımız İznik gezisine gittik. Aslında planları Seyman’la yapmaya başlamıştık ama onun işi çıkınca Serkan’la birlikte gittik. Pazar sabahı 9:30 Pendik-Yalova feribotu ile Yalavo’ya geçip, oradan Orhangazi ve gölün çevresinde ağır tempo bir tur attık.

İznik içerisinde müzeleri dolaştık, yapılara baktık. Fakat fotoğraftan sorumlu bakanımız İznik içinde hiç fotoğraf çekmemiş, sanırım o sırada aç olmamızdan kaynaklı
İznik içinde çok oyalanmayıp yola devam ettik ve gölün kıyısında bir ağaç altında piknik yaptık…
Geri dönüş sırasında panladığımızdan biraz daha erken döndüğümüzü fark edince yol kenarında bir benzinciye Termal yolunu sordum o da “biraz ileriden orman içinden bir yol gidiyor, yol güzel, asfalt” diyince daldık abinin söylediği yola. Galiba abi en son beş sene önce geçmiş o yoldan
Asfalt denilen yol mıcır ile karışık toprak gibiydi. ( Sanırım Serkan benle bir daha yola çıkmaz
)

O kötü yoldan sonra Termal içini görmeden Yalova’ya devam ettik. 17:30 feribotunu yakalayalım diye fakat feribot doluymuş. saat 19:00′a kadar deniz kenarında bir çay bahçesinde pinekledik. Sanırım yolun en sıkıcı yanıda feribotla geri dönüş süresiydi.
200 KM civarında süren yol, günü birlik geziler için Şile-Ağva’dan sıkılanlara ideal bir yol olabilir.
Intel Atom işlemcileri ile hayatın her yerinde yer alamak istiyor. x86 tabanlı Atom işlemciler programcılara normal bilgisayarlar için yazılmış uygulamalarını çok fazla değişikliğe uğratmaya gerek kalmadan mobil cihazlarda çalıştırabilmesine olanak sağlıyor. Bu da Intel’e önemli avantajlar sağlıyor. Bu avantajını daha da arttırmak için cihazar üzerinde performansı arttıracak işletim sistemi için de kolları sıvayıp Moblin’i geliştirmeye başlamışlardı. Dün bu konular üzerine Intel’den üç önemli açıklama oldu…
Atom işlemcili cihazlarda uygulama performansını arttırmak için yeni bir geliştirici programı başlattılar. Atom Developer Program‘ı teşvik etmek içinde bir yarışma başlattılar. Bence bir göz atmakta fayda var… ( Ben kayıt olacağım
)
İkinci ve üçüncü açıklamalar ise bir arada geldi, Moblin’in yeni sürümü 2.1 yayınlandı ve Atom işlemcili bir akıllı telefon üzerinde sunuldu. Intel bir çırpıda bir dolu firmaya rakip oldu
Geçenlerde de yazmıştım, önümüzdeki yıl içerisinde mobil dünyada bir dolu ilginç gelişmeler bekliyorum. Umarım bu rekabetten özgür yazılım ve biz kullanıcılar kazançlı çıkarız…
Cuma günü Seyman, bir arkadaşına motorsiklet virüsü bulaştırmak için nereye gitsek diye bir e-posta attı. Motor kullanmak için güzel ve bilindik bir parkur olarak Şile-Ağva hattına gitmeye karar verdik.
Cumartesi sabah Özlem’i de alıp Yeniköy’de Tarihi Yeniköy Börekçisi’nde kahvaltı ile yola başladık. Tabii ki Seyman’ın Yeniköy’e gelmek için katettiği 45 kilometre yolu saymazsak
Börekleri yiyip, gözümüz kalan ev baklavasından da yolluk olarak yanımıza alıp, 9:30 gibi kontakları açtık. Şile’ye otoban üzerinden vardık ve hiç duraklamadan Ağva’ya devam ettik. Ağva’ya giderken sahil yolunu kullanmayın derim. İyiden iyiye kötüleşmiş…

Ağva’da bir çay içip biraz dinlendikten sonra Kerpe’ye yola çıktık. Kandıra hattında motor kullanmak yazbaşındaki kadar olmasada, keyifliydi. Kandıra içinde transit geçip Kerpe’ye doğra devam ettik.
Kerpe’de şahane bir yemek yedik. İstavrit’ler ve salata süperdi. Bir saat diye pilanladığımız yemek iki buçuk saat sürdü
Bu arada Seyman karşı sahildeki kayalıklara gidelim görelim diye takıldı. Ama Kefke’yi de görelim hatta gelirken kaçırdığımız fotoğraf noktasına gidelim fotoğraf çektirelim diyip Kefke üzerinden bir daire çizip tekrar Kerpe’ye geldik. Kefke’de görülecek pek bişi yoktu - en azından motordan inmeden

Saat 17:00′ye gelirken dönüş yoluna çıktık. Saat geç olduğu için hiç durmadan, yüksek tempo Kandıra, Ağva, Şile hattına düştük. Ağva-Şile arasını bu sefer orman yolundan geçiyorduk. En sonunda benim su koyvermemle, bir su başında durduk ve enerji yüklemesi yaptık. Baklava şahaneydi. Keşke daha alsaymışız
Bir yandan da geri dönerken otobandan dönmeyelim, Polenezköy üzerinden dönelim diye kararlaştırdık ve Şile’nin girişinde benzin alırken yolu sorup otobandan çıktık. Karanlıkta hiç bilmediğimiz yollardan geçip ( gündüz vakti tekrar gitmek lazım. Ben kendi adıma hiç bir şey görmedim
) İstanbul’a vardık.
İstanbul’a girişimizle birlikte trafik gene üzerimize çöktü. Nerdeyse bir minibüse çarpıyordum.
Yolculuğun son noktası Yeniköy Spor Klubü tesisilerinde çay içerken saat 10:00′du…

Sonuç olarak 12 saat ve 400 KM yol yaptık. Her biri kendi başına parkurlardan bir kaçtanesini bir araya getirmiş olduk. İki aydır her gün işe gidip gelirken kullanmama rağmen uzun yol keyfini özlemişim. Birine motor sevdirmek için yapılmayacak bir yolculuktu ama işte öyle… Özlem böyle bir yorucu yolculuktan sonra hala motordan ürkmüyor ki bu da virüsü kapmış demektir
Bu arada Kış gelmeden bir hafta sonu Gökçeada’ya gitmek istiyorum. Gelmek isteyen el kaldırsın
Kültür ve Turizm Bakanlığı, Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nda değişiklik yapılarak İnternet üzerinden müzik, film, kitap ve benzeri şeyleri indirenlerinde ceza almasını sağlamak için çalışma başlatmış. Bu denetimi yapabilmek için de internet servis sağlayıcıları ile birlikte çalışacaklarmış.
Her köşe başında kurulan tezgahlarda kitap, cd, dvd satan arkadaşlar hiç bir sorun ile karşılaşmadan bu işi yaparken, bunun için bildiğim kadarıyla yasal düzenlemeler zaten var, onlarla mücadele etmek yerine, internetten akan tarfiği denetleyecekler. Bu denetim sırasında da müzik mi yoksa sevilinizden gelen e-postanızı mı indirdiğiniz fark etmeyecek, dinleyecekler. Ayrıca indirdiğiniz müziğin yasal mı yoksa yasa dışımı olduğunu bir çırpıda anlayacaklar. Bu arada, haberden eğer yanlış okumadıysam, yapılan operasyonda makinenizde çıkan parça sayısı kadar da görevlilere prim verilecek
Yani büyük birader izlemeye ve istediğinde yasaklamaya olanak sağlayacak yeni yollar arıyor…
Bütün bunlardan fikir haklarına saygı duymadığım anlaşılmasın tam tersine korsana, fikir hırsızlığına kesinlikle karşıyım. Fakat bütün bunların bahane edilerek kişisel iletişimin ihlal edilmesine daha çok karşıyım.
Son olarak bir haber daha verelim Pirate Bay’in 23 GB’lik arşivi de paylaşıma açılmış. Bu arşiv içerisinde yasal olmayan şeyler olabilir ama yasal olarak paylaşılan da bir çok eser var. Sizler yasal olanlarını indirin
Korsan değil özgür yazılım kullanın!
Uzun zamandır yazmadığım bir başka konu, Blog Oyuncakları!
Aslında blogger’dan wordpress’e geçiş yaptıktan sonra 3. parti servisler ile daha zengin içeriğe sahip blog tutmaya pek de gerek kalmamıştı. Bir yandan da blogları artık doğrudan değil de RSS okuyucular üzerinden takip ettiğim için blog dünyasındaki son trendleri kaçırıyordum. Arada gözüme ileşenler ilede uğraşacak pek vakit bulamıyordum ama geçenlerde gördüğüm müzikon’dan bahsetmeden olmayacak. Eh başlamışken birikmş bir iki tanesini aradan çıkaralım…
http://muzicons.com/
Yazı ile iletişimin en olumsuz yanı yüz ifadeleri ile aktarılan duyguların olmayışı. Bu olumsuzluğu gidermek için internetin ilk günlerinden bu yana çeşitli duygu ifadeleri sunan karakterler kulanıyoruz, anladınız siz onu
Fakat sadece yüz ifadelerimiz o anki duygumuzu ifade etmiyorlar arka planda çalan bir müzik, çevre gürültüsü ve benzeri bir çok şey var. Muzicons işte tam bu açığı kapamaya çalışıyor…
Google Reader ve Paylaşım
Rss okumak için uzun süre agregator kullanmıştım ve çok hoşnuttum taa ki web tabanlı uygulamalara geçmek zorunda kalıncaya kadar. Bir iki farklı yazılım denedim ve en sonunda Google Reader kullanmaya karar verdim. Google reader’ın sağladığı güzelliklerden biri de okuduğunuz yazıları diğer Reader kullanıcıları ve başkaları ile paylaşabilmeniz. Ayrıca kendi blogunuza koyabileceğiniz bir de kutucuk veriyor
Böylece okuduğunuz yazıları başkaları ile paylaşabiliyorsunuz…
Wordpress Bileşenleri
Sonuncu oyuncak ise Wordpress’in kendisi… Bir dolu bileşen ile hayatınızı kolaylaştırabiliyorsunuz. Benim kullandıklarımdan biri RSS bileşeni. Böylece yazarı olduğum başka blogların rss’lerini kişisel bloguma bağlayabiliyorum.
Uzun zamandır animeler üzerine bir şeyler yazmıyordum. Aslında uzun zamandır eskisi gibi anime seyredemiyorum, seyrettiklerim üzerine de birşeyler yazmaya üşeniyorum. Evet aslında temel neden sanıyorum üşeniyor olmak
Peki uzun aradan sonra neden yazmaya karar verdim. Eden of The East - Doğunun Cenneti - son bir yıl içinde seyrettiğim, çizim, anlatım, hikaye, müzik gibi bir çok konuda en başarılı anime.

Hikayenin yazarı ve dizinin yönetmeni, Kenji Kamiyama, Ghost in The Shell - Stand Alone Complex serisinin de yönetmeni; karakterlerin yaratıcısı ise Chika Umino, pek beğendiğim bir başka serinin Honey and Clover‘ın yaratıcısı; açılış müziği Oasis’ten Falling Down…
Kısaca hikayeden bahsedecek olursak, yakın gelecekte Japon’ya ekonomik ve kültürel olarak daha fazla sorunlarla karşılaşmaya başlayacaktır. Kahramanımız Akira Takizawa ise kendini, hafızası silinmiş, çıplak, bir elinde telefon diğer elinde silahla Saki Morimi karşısında bulur…

Bilim kurgu, aksiyon ve drama öğeleri içeren anime 11 bölümden oluşuyor. Ayrıca televizyon serisinin devamı olarak iki tane de film hazırlanıyor. Anime hakkında daha fazla bilgi ve trailer için aşağıdaki adreslere bakabilirsiniz.
Bir süredir mobil cihazlar dünyası hareketlenmiş durumda. Apple iPhone ile birlikte mobil telefon dünyasında ciddi bir hareketlenme olmuştu. Palm, Nokia, Sony-Ericson, BlackBerry gibi sektörün önde gelen firmalarına Apple ciddi bir rakip olarak ortaya çıkmış ardından da Google Android ile bir platform olarak henüz yeterince destekleyen donanım olmasa bile vaadettikleri ile dikkatleri üzerine çekmişti. Android, WebOS ve iPhone OS‘a karşı Symbian‘ı savunmaya devam eden Nokia, elinde olmayan hisselerini de alarak, bir vakıf kurup Symbiyan’ı açık kaynak kodlu olarak bu vakfa devretmişti.
Tam da bu esnada Intel Atom işlemcisi ile düşük kaynak kullanan PC’lerin geliştirilmesine olanak sağladı ve NetBook’lar geçtiğimiz yıl içinde popüler cihazlar arasına girdiler.
Bu yıl ise Intel, Mobile Internet Device ( MID - Mobil Internet Aracı ) üzerine ciddi yatırımlar yapmaya başladı. Hatta bu cihazların cazibesini arttırmak için özel bir linux dağıtımına bile başladı : Moblin.
Moblin’e destek konusunda Intel önce Canonical ile anlaşmıştı. Daha sonra Canonical NetBook dağıtımı olarak Nokia’nın kendi tabletlerinde kullanmak amacıyla ürettiği Maemo‘yu desteklemeye karar verdiğini açıkladı. Intel’de Moblin’i Linux Vakfı’na devrettiğini ve destek konusunda da Novell’le anlaştığını ilan etti. İki hafta önce detayları belirtilmeyen bir Nokia - Intel anlaşması ilan edildi. Genel olarak yorumlanan ise Nokia’nın daha becerikli telefonlar üretmek için Intel teknolojilerini kullanacağı bu arada da Moblin ile Maemo arasında bir seçim yapıp güçlerini birleştirecekleri yönündeydi. Bugün Nokia, Android temelli telefonlar üretmeyeceğini ve GTK+ temelli olan Maemo’yu Qt’ye taşıyacağını ilan etti.
İşte benim sorularımın temelini de burası oluşturuyor. Qt temelli bir Maemo’yu Canonical desteklemeye devam edecek mi? Nokia Intel işlemcili MID’ler üretip bunlarda Mameo’mu koşturacak yoksa Intel işlemcili telefonlar üretip Symbian’ı rakipleri kadar becerikli yepyeni bir hale mi dönüştürecek? Intel MID’ler konusunda neler planlıyor? Bu planları içerisinde Moblin’i desteklemeye devam etmek var mı yoksa Nokia ile birlikte Maemo’ya yatırım mı yapacaklar? NetBook’larda da kullanılmaya başlayan Android de bu üretilecek donanımlar için bir alternatif olacaklar mı?
Hepsinden önemlisi bütün bunların sonucunda ortaya çıkacak olan, biz tüketiciler için ucuz ve becerikli donanımlar mı yoksa; bir biri ile uyumsuz bir dolu daha oyuncak mı?
Yeni motor ile birlikte yeni yollar bekliyordum ama pek de öyle olmadı, eski yolların yeniden kat edilmesi gerekiyormuş… Tabii ki aynı nehre tekrar giremeyeceğin gibi aynı yolu da tekrar geçemezsin… Mutlaka birşeyler değişir, hiç bir şey değişmezese de sen değişirsin. O yolu geçerken aklındaki, gönlündeki, dilindeki değişmiştir.
Bilenler bilir, ben uzun yolda motor kullanırken müzik dinler dinlemezsem de kaskın içinde kendi kendime söyler hatta dans ederim ya da ederdim…. Yeni motorla birlikte motorun gürültüsünden kendimi duyamıyorum desem yeridir. İşte size değişen bir şey.
Neyse efenim yollardan bahsediyorduk. Geçen hafta sonu iki motor yola çıktık. daha önce gidilmiş ( üstelik birden fazla kez ) ve tekrar tekrar gidilesi bir yol. Kıyıköy. Toplamda 420 KM. Fakat yolu belirleyen İstanbul’a giriş sırasında kaybolmamızdı. Paris-Dakar rallisi yalan. İstanbul’un arkalarında bir yerler var ki “İstanbul Thropy”… İki köy arasında yol yok. Ardından dört şeritli bir otoban istesen de çıkış yok…
Bu arada hayatımda ilk kez trafik cezası yedim. Tahmin ettiğiniz gibi aşırı hızdan. 80 Km/Saat hızla gitmek aşırı hız olup ( motorsikletler için şehirler arası yolda hız sınırı 70 KM/Saat + %10 sollama payı ile 77 KM/Saat ) 150 TL civarı bir cezaya tabii imiş.
Geçen hafta yoldaydım bu hafta yol hayaliyle blog yazıyorum
Bu sayfalarda, bilgisayar, özgür yazılım, anime, bilim kurgu, şiir, robotlar, oyuncaklar, geziler ve bir biriyle alakasız daha bir çok şeyden bahsedeceğim. Bunların önemli bir kısmında verdiğim bilgileri benim uydurmalarım ya da yanılgılarım olarak kabul etmenizi ve genel olarak internetten her okuduğunuza inanmamanızı tavsiye ederim.