Sadakat

sadakat20’li yaşlarımın başındaydım. Hayatı, kadınları, aşkı ve kendimi anlamaya çalışıyordum. Bir mühendis kafası ve saflığıyla bütün bunların kitaplarda açık açık yazıldığını ve okuyarak öğrenilebileceğini sanıyordum. Kız arkadaşım beni terk etmişti, nedenini anlayamıyordum. Bunun için kendimi kitaplara vurdum. Nedense, erkek olduğum için erkek bakış açısının ne olduğunu bildiğimi düşünüyor, diğer bakış açısını kavramak için de bulduğum bütün kadın yazarları okuyordum. Böyle bir dönemde tanıştım İnci Aral ve Ölü Erkek Kuşlar’la. Beni tüm o dağılmam içerisinde kurtaran kitaptı. Hayır kadınlar hakkındaki tüm sırları vermedi. Sadece aşkın mantıkla anlaşılacak bir şey olmadığını, sevmek ve sevilmek için anlamanın hatta anlaşmanın gerekmediğini sanırım ilk o kitapta sezinledim.

Dün gece İnci Aral’ın beni en az Ölü Erkek Kuşlar kadar etkileyen bir romanını daha okudum : Sadakat.

Roman kahramanlarından Ferda’ya, belki fiziki özellikleri, o mühendis kafası, hayat karşısındaki tutarsız duruşu, aşkı başka duygularla karıştırması, belki de sadece aynı zaman aralığında yaşayan erkek kahraman olması nedeniyle, kendimi bir şekilde yakın hissetim. Fakat beni asıl etkileyen Azra’nın inatla hatta takıntıyla düşlerine sahip çıkma çabasıydı sanırım.

Kitap kurgusu, romandan öte şiire yaklaşmış anlatımı ile daha ilk sayfada beni yakaladı :

“Kimse şeytanlarla boğuştuğumu bilmiyor. Adalet gibi kaskatıyım, ruhumu gizliyorum”.

Kitabı oluşturan aşk, ihanet ve sadakat hakkındaki hikayeye çok değinmeyeceğim. Aslında aklımda hala bir dolu şey dolanıyor. Fikirler arasında gidip geliyorum. Dolayısı ile beylik laflar ve genellemelerle okuma zevkinizi bozmak istemiyorum. Belki başka bir zamanda başka bir yazıda daha fazla bahsederim…

Ha bu arada, 20’li yaşlarımdan buyana geçen zamanda kitaplardan hayat dersi çıkarılmayacağını öğrenmiş bulunuyorum. Sonuçta herkes kendi biricik hayatını yaşıyor!